-->

18 Haziran 2019

Mısır'ı İngilizlere Sultan Abdülhamid mi Verdi?


Sultan Abdülhamid Mısır'ı İngilizlere vermedi Lozan'da kaybettik.

Bunun delilleri nelerdir diye soracak olursanız kaynakların izini sürdüğümüz de pek çok delil karşımıza çıkmaktadır. Kısaca üç beş tanesini yazalım. Osmanlı'nın son şeyhülislamı Medeni Mehmet Nuri Efendi Hazretleri 1912 yılında Sultan Mehmet Reşat Han tarafından Mısır Baş Kadısı olarak atanmıştır. Mart 1912- Ağustos 1915 yılları arasında Kahire'de yaşayarak Mısır Kadılığı yapmıştır. II. Abbas Hilmi Paşa: Sultan Abdülhamid Han tarafından 1893'te Mısır Hidiv'i olarak atanmıştır. İmparatorluğun I. Dünya Savaşı'na girmesinden sonra İngiltere'nin onu hidiv olarak tanımadığını ilan etmesiyle fiilen, Lozan Anlaşması'nın imzalanması ile de resmen hidivliği sona ermiştir.

Sultan Abdülhamid Han, Gazi Ahmed Muhtar Paşa'yı “Mısır Yüksek Komiseri” olarak tayin etmiş ve 26 yıl boyunca paşa bu görevde kalmış, Osmanlı Devleti’nin haklarını Mısır’da savunmuştur (1882-1908). Sultan Hamid 1907 yılında bastırdığı tüm Osmanlı Mülkünü gösteren atlasta Mısır'ı Osmanlı toprağı olarak göstermiştir. Hünkar Mısır'ı sattı diyenlerin kulakları çınlasın. Mısır’da ki  Osmanlı egemenliği tam olarak savaşın çıktığı 1914′e kadar devam etmiş, hilafetin etkisiyle de bu bağlılık 1923 yılına kadar sürmüştür, İngiltere ise Mısır'ın sözde  bağımsızlığını 1922′de ilan etmiştir. Pek bilinmez ama Mısır’ın resmen elimizden çıkması, Lozan ile olmuş, Abdülhamid’in 36 yıl önce atmadığı imza Lozan’da atılmıştır.

Lozan’ın 17. maddesi şöyle der: “Türkiye’nin Mısır ve Sudan üzerindeki bütün hak ve dayanaklarından feragatinin hükmü 5 Kasım 1914 tarihinden geçerlidir.” üstelik son padişah Sultan Vahideddin döneminde de Mısır'ın vergisini İstanbul'a ödediğini ve bu verginin İstiklal Harbi için yapılan hazırlıkta kullanıldığını da söylemek isterim. Şimdi sorarım sizlere, kaynaklar bunları söylerken daha  hala Sultan Hamid Mısır'ı Ingilizlere sattı mı diyeceğiz? El insaf!



Kaynak | Maraş Pusula Haber
Share:

14 Haziran 2019

Osmanlı Türklük ile iftihar ederdi.!


Bazı bilgisiz yazar ve politikacılar “Osmanlı’da Türk olmak ayıptı, Türklüğe hakaret ederlerdi” diye konuşup, yazarlar. Ancak bu iddiaların çoğu doğru olmadığı gibi tam tersine Osmanlı, Türklüğü’yle gurur duymuş, hanedan da şeceresini birçok devletin yaptığı gibi “Halifelere veya ”a değil ’a bağlamıştı.


Yapılan akademik araştırmalar Osmanlılar'ın Türklüğü aşağıladığı veya hakaret ettiği iddialarının doğru olmadığını ortaya çıkarmıştır. Mehmet Öz, Hakan Erdem ve Tufan Gündüz gibi tarihçilerin bu konudaki araştırmalarına bakılabilir. Bazı Osmanlı tarihçilerinin eserlerinde Türkler için etrâk-ı bî-idrâk, yani idrâksiz Türkler gibi olumsuz sıfatların kullanılmasından hareket edenler, Osmanlı İmparatorluğu'nda Türkler'in aşağılandığını iddia ederler. Bu tutarsız bir yaklaşımdır. Osmanlı tarihçilerinin eserleri incelendiğinde Türkler'le ilgili bu tür ifadelerin etnik kimliği değil sosyolojik ve siyasi bir durumu belirtmek için kullanıldığı görülür. Ayrıca bu ifadeyle kötülenenler, genellikle devlet otoritesine karşı çeşitli hadiselere karışanlar, Timur, Şeyh Bedreddin, Uzun Hasan veya Şah İsmail'le birlikte hareket eden Türkmenler veya Anadolu'da büyük kaosa sebep olan Celali isyanlarıyla, Kanunî'nin oğlu Şehzâde Bâyezid isyanı gibi ayaklanmalara katılanlar kastedilmiştir. Osmanlı tarihçileri, düşman olarak görülen bir devlete destek verenleri veya asileri aşağılamak için bu tür sıfatlar kullanmışlardır. Hatta bu ifadenin iç oğlanı olup etnik olarak Türk olmamasına rağmen otoriteye karşı gelenler için kullanıldığı da görülmektedir. Mehmed Halife'nin Târih-i Gılmânî isimli eserine bakılabilir.
Osmanlı döneminin bazı tarihçileri bu olumsuz sıfatları Türk kimliği için değil devlet düzenine ayak uyduramayanları kötülemek için kullanırlar. Özellikle yarı göçebe hayat yaşayan Türkmenler devlet düzenine ayak uyduramamaları ve yerleşik hayata zarar vermeleri sebebiyle eleştirilmektedir.
Osmanlı tarih yazarlarının eserlerinde bu tür ifadeleri başka milletler için de görmek mümkündür. Örneğin, göçebe Araplar'a, Arab-ı bed-fial (kötü işler yapan Arap), Arab-ı bed-rey (düşüncesi kötü Arap), Arab-ı Şekavet-şiar (eşkiyalığı adet hâline getirmiş Arap) denilirdi.
Yani Araplar'a sadece "kavm-i necib" dendiği iddiası doğru değildir. Buradaki millet isimleri etnik bir mana ifade etmekten ziyade toplulukların hayat tarzını gösterir.
Nitekim Fatih Kanunnâmesi'nin bir ceza bahsinde geçen "Türk veya şehirli olsa" ifadesi Türk kelimesinin göçebe Türkmenler ve köylüler için kullanıldığını açık bir biçimde ortaya koymaktadır.
Bir hadise ve terim bulunduğu zaman dilimi içerisinde değerlendirilmediği takdirde anakronizm olur. Bugünün kavramlarıyla ve terimlerin bugünkü manasıyla tarihe bakamayız. Tarih kitaplarında geçen ifadeler, kendi bağlamında ve döneminin şartları içinde değerlendirilir.




TÜRKLÜĞÜ ÖVEN TARİHÇİLER
Devşirme olarak alınan Hristiyan çocuklar, Türkçe ve İslamiyet'i öğrenmeleri için Türk ailelerinin yanına verilirdi. Bu işleme de "Türk'e vermek" denirdi. Tarihçi Hadidî bu hadiseyi şöyle anlatır: "O kullar penc ü yekden kim derilür, Yazup defterle Etrâk'a virilür, Ki Türk'e hizmet idüp öğrene dil".
Osmanlı tarihçilerinin eserlerinde Türk veya Etrâk kelimesiyle birlikte kullanılan olumsuz sıfatlar genele teşmil edilmemiştir.
Bu eserlerdeki Türkler'le ilgili olumsuz sıfatları gündeme getirenler, aynı kitaplardaki olumlu ifadeleri görmezden gelmektedirler.
Tarihçi Aşıkpaşazâde, Süleyman Paşa'yı anlatırken "Devri zaman Türk'ün oldu" demektedir. Hoca Sadeddin, eserinde Osmanlı fetihlerini anlatırken "Türk yiğitleri", "Zaferleri gölge edinmiş Türk askerleri" gibi ifadelerle Osmanlı ordusunu över. Tarihçi Mehmed Neşrî, eserinde I. Murad'ın Sırp Kralı'nın kendisini savaşa davet ettiğinde hiddetlenerek, "İnşallah ona Türk erliğin gösterem" sözüyle padişahın Türklük'ten gurur duyduğunu ifade eder. Gazavât-ı Sultan Murad isimli eserde ise "Türk askerinin savaşçılığı karşısında, daha önce Türklere karşı ileri geri konuşan kâfirlerin dayanamayıp nasıl kaçtıkları" vurgulanır. Tâcizâde Cafer Çelebi, Fatih dönemindeki Osmanlı askerlerini "Muzaffer Türk ordusu" olarak anar.
17. yüzyıl tarihçilerinden Solakzâde de tarihinin birçok yerinde Türk ismini olumlu olarak kullanır ve Cem Sultan'ı "Kostantiniyye'yi fetheden Türk'ün oğlu, Türk padişahının oğlu" diye anar. 16. yüzyılın en büyük tarihçilerinden Gelibolulu Mustafa Âli ise "Künhü'l-Ahbâr" isimli dünya tarihinde Türk boylarını anlatırken bunları "seçkin millet, güzel ümmet" olarak zikreder. Tahsin Paşa hatıralarında, Söğüt Alayı'ndan bahsederken "Türk neslinin temiz ve mübarek kanı dolaşan Karakeçili bölüğü" olarak zikreder.
Bunlardan başka pek çok Osmanlı tarihçisinin eserlerinde de bu tür olumlu ifadelere rastlanılır.

Yavuz'un Türkler'le ilgili olumsuz ifadesi yoktur
Türk, Yavuz'a göre eşek idi diye sağda solda yazılıp, duruluyor. Yavuz'un Türkler'le ilgili böyle bir ifadesi yoktur.
Aslı astarı olmayan bu iddiaya göre Çaldıran Savaşı öncesinde Yavuz'la Şah İsmail arasındaki yazışmalarda "Ben Sultan Beyazıt oğlu Sultan Selim, sen ki ey eşek Türk" şeklinde ifadeler geçmiş.
Yavuz'un Şah İsmail'e gönderdiği ikisi Farsça ikisi Türkçe dört name elimizdedir.
Yavuz Şah İsmail'e bu mektuplarda "İsmail Bahadır" veya "Emir İsmail" diye hitap etmiştir.
19. yüzyıl şairlerinden Tokatlı Nuri ise "Dilberler Destanı" isimli eserinde Arap, Rum, Ermeni, Arnavut, Boşnak, Tatar, Kürt, Çerkes, Yahudi, Roman, Türk, Gürcü ve Şehirli kadınları kendi tasavvuruna göre fiziksel özellikleri ve davranışlarıyla değerlendirir. Yalnızca Türk kadınlar hakkında değil 13 topluluğun dokuzu hakkında hakaretamiz ifadeleri vardır. Sadece Türkler'e yönelik olumsuz sıfatların kullanılması sözkonusu değildir. Ayrıca halk edebiyatımızda tam tersine birçok şairin şiirlerinde Türk kadını ile ilgili olumlu ifadeler vardır.
Koçi Bey'e atfedilen ifadeler ise yine etnik kökenle ve sadece Türkler'le alakalı değildir. Devşirme kanununa aykırı olarak sisteme girenlerle (Türk, Yörük, Yahudi, Kürt, Laz, Roman, Ecnebi vs.) ilgili kullanılmıştır.
Türk, Vahdettin'e göre dini, soyu sopu, yurdu belirsiz, cahiller sürüsüydü diye bir iddia da vardır. Vahdeddin hakkında belgelere dayalı en önemli araştırmayı yapan ve konunun tek uzmanı Murat Bardakçı bu iddianın hiçbir aslı astarı olmadığını defalarca yazmıştır.
Bunlar gibi Türkler'in aşağılanmasıyla ilgili iddiaların çoğu ya doğru değildir veya geçtiği metindeki anlamından saptırılmıştır.


Osmanlı hanedanının atası Oğuz Han'dı
Osmanlı tarihleri incelendiğinde Orta Asya'dan geldiklerinin ve Türklüklerinin fazlasıyla farkında oldukları görülür. Şecerelerde Osmanlı hanedanı çevredeki diğer devletlerde olduğu gibi Cengiz Han'a veya Halifelere değil Oğuz Han'a bağlanır. Osmanlılar Oğuz neslinden ve Kayı boyundandır. Osmanlı tarihi Türk tarihinin bir parçası olarak ele alınır. Osmanlı hanedanının Türklük'le bir meselesi olsa kendi soyunu Oğuz Han'a bağlar mıydı? Nitekim Şehzâde Cem'in oğluna Oğuz Han, İkinci Bâyezid'in oğluna ise Korkud isimlerinin verilmesi tesadüf değil dönemin siyasi yapısı içerisinde bilinçli bir tercihtir. İkinci Abdülhamid, yatak odasının önünde hanedanın mensup olduğu Karakeçili Yörükleri'ni yatırtacak kadar çok güvenir ve onlara "öz hemşerilerim" derdi. Osmanlı bir millet ismi değildir. Osmanlı adı Selçuklu, Karahanlı, Gazneli isimleri gibi bir hanedanın adıdır. Selçuklular, Karahanlılar, Gazneliler gibi Osmanlılar da bir Türk devletidir. Ancak hiç unutulmaması gereken husus Osmanlılar'ın bir imparatorluk olduğu ve günümüzün milliyetçilik anlayışının o dönemde olmadığıdır.



Share:

8 Haziran 2019

Kuva-yı Inzibatiye ve Anzavur Meselesi



Kadir Mısıroğlu’nun “Bir Mazlum Padişah: Sultan Vahideddin” adlı eserinden alıntılar.


(resme tıklayarak siteye gidip siparişte edebilirsiniz.)




Kuva-yı Inzibatiye kısaca ve basit olarak söylemek gerekirse bir nevi çocuk oyuncağıdır. Zira Süleyman Şefik Paşa, Kuva-yı Inzibatiye kumandanı tayin edilmiş, emrine yedi-sekiz yüz neferden ibaret bir kuvvet verilmiştir. Bir gemiye bindirilen bu kuvvetlerle Süleyman Şefik Paşa Izmit’e gelmiş, askerlerinin karaya çıkmasına bile müsaade etmeksizin bir iki ay bekledikten sonra geriye dönmüştür. Sultan Vahideddin gibi zekası kendisiyle temasta bulunan herkesce müsellem olan bir padişah, Kuva-yı Milliye’nin böyle bir avuç askerle tenkil edilemeyeceğini takdir edemez miydi?.. Esasen hiçbir faaliyet yapmamış olmasıyla da bu hareketin gerçekten Ingilizler’i tatmin için usulen başvurulmuş bir çocuk oyuncağı olduğunu göstermeye kâfidir.



Bunu “Bir Muvazaa (danışıklı dövüş) : Kuva-yı Inzibatiye” başlığıyla anlatan Tarık Mümtaz Göztepe:



“Itilaf Devletleri, “Kuva-yı Milliye’yi takbih ediniz (kınayın)” yollu notaya bir türlü razı olmayan Istanbul Hükümeti’ne bu notaya bin defa rahmet okutacak sertlikte ikinci nota vererek “Kuva-yı Milliye’yi te’dip ediniz (yola getirin)” deyince Sultan Vahideddin’in etekleri büsbütün tutuşmuştu. Artık alev bacayı sarmış bu talihsiz Osmanlı Padişahı, ne yapacağını şaşırıp kalmıştı.” dedikten sonra uzun tafsilatı arasında şu bilgiyi de vermektedir:




“Bugüne kadar hakkıyla aydınlatılmamış bulunan “Kuva-yı Inzibatiye” isimli teşkilat, Dördüncü Damad Ferid Paşa Kabinesi’nin binbir çaresizlik içinde giriştiği bir siyaset manevrasından doğmuştur.



Bu tam manasıyla bir muvazaadan ibaretti. Çünkü başta Padişah olmak üzere gerek Sadrazam, gerekse Dahiliye Nazırı Reşid Bey, çok iyi biliyorlardı ki, Istanbul’un yüzde doksan dokuzu ve Anadolu’nun yüzde sekseni Kuva-yı Milliye’ye canla başla taraftardı. Kaldı ki, Istanbul’un banliyö hududlarından öteye sözü ve hükmü geçmezken bir ordu vücuda getirilmesine de imkan yoktu. Bütün bu imkansızlıklardan başka Istanbul Hükümeti’nin elinde avucunda on para yoktu. Memur maaşlarını bile verecek bir halde değildi.



Gelişigüzel bir inzibat müfrezesi teşkil edecek, bir de Kuva-yı Milliye’yi takbih eden bir hükümet beyannamesi neşrolunarak Itilaf Devletleri’ne karşı verilen söz yerine getirilmiş bulunacak ve güya bu suretle de korkulan katmerli işgal ve tehdidlerin ihdas ettiği tehlike önlenmiş olacaktı.”[1]



Anzavur Hadisesi’ne gelince, onun hakkında gerçeği kavramak için şu bir tek selahiyetli insanın beyanları kafidir sanırız. O selahiyetli insan Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Albay Hüsameddin Ertürk’tür. “Iki Devrin Perde Arkası” adlı eserinde şu malumatı veriyor:



“Allah kendilerinden razı olsun, o tarihte Istanbul’da Erkan-ı Harbiye-i umumiye Dairesi Harekat Şubesi reisi bulunan erkan-ı harb miralayı Ömer Lütfi Bey ile aynı dairede çalışan arkadaşları vatanperver zevattan bulunan erkan-ı harb binbaşısı Naim Cevat ve binbaşı Cemal Bey’ler, Anzavur’un emrindeki birliklerine göndermek zorunda kaldıkları esliha (silah) ve cephanenin en kötülerini ve bozulmuşlarını seçmişler ve yollamışlardı. Bu suretle bu … zorbanın işi bir müddet aksamış, elindeki kötü malzemeyi kullanmak imkanını bulamamıştı.”[2]



Milli Mücadele’de 20. Kolordu Komutanlığı ile bir ara Batı Anadolu Genel Kuva-yı Milliye Komutanlığı yapan Ali Fuat Cebesoy, hatıralarında Halife Ordusu ile alakalı şunları yazmaktadır:



“Halife ordusu kumandanlarından süvari mirlivasi Suphi Paşa 7 Haziran’da benimle bilvasıta temasa geçmişti. Temaslarımızın neticesinde üzerlerine yürüdüğümüz takdirde mukavemet göstermeyeceklerini, bütün esliha(silah), cephane ve teçhizatları ile beraber bizim tarafımıza geçecekleri anlaşılmıştı.”[3]



Dahiliye Nazırı Ahmet Reşid (Rey) Bey ise bu mevzu hakkında geniş malumat veriyor;



“Türkiye’nin harbe girmekteki acelesi düşmanlığını kamçılamış olan (Ingiliz Başvekili) Lloyd George, harpten sonra Hind Müslümanlarının, hilafete sahip olan Türkiye saltanatı lehindeki ısrarlı teşebbüslerinden korkarak hilafetin Osmanlı soyundan alınmasını ve Osmanlı saltanatının imhasını iyice kurmuştu. Fakat müttefiklerinin bu amaca katılmamalarından endişe ediyordu. Bunun için gayrimeşru yollara müracaatta tereddüt etmiyordu. Bu yollardan biri Venizelos, diğeri de Frew isminde Hint hizmetinden Istanbul hizmetine aldığı casus bir papazdı. Böylece Yunanlıları Anadolu’ya saldırttı. Rahip Frew vasıtasıyla, birbirlerinden haberdar olmayarak hem Damad Ferid Paşa’yı kontrol altında tuttu, hem de M. Kemal’i yönlendirdi.



M. Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesi işini Damad Ferid’e yaptırttı. Sonra ikisini birbirine düşman ederek, saltanatı yıpratmaya çalıştı. Damad Ferid Paşa, bu oyundan habersiz olduğu için, zaman zaman işleri karıştırırdı. Lloyd George, Frew ile bu işin bitmeyeceğini anlayıp, Istanbul’u işgal ederek, Sevr’i tasdik etmeyeceği kat’i olan meclisi dağıtarak bunun Anadolu’da (M. Kemal’in emri altında) toplanmasını sağladı. Bir yandan da Istanbul hükumetinden, Anadolu hareketini kınamasını istedi. Kınasa, ‘öyleyse bastırın’ diyecek; kınamasa, mesul tutacak ve Yunanlıları içeri sürecekti. O sırada kuva-yı milliye, buna cevap verebilecek seviyede değildi. Bu sebeple Istanbul hükumeti Ingilizleri oyalamak maksadıyla, Kuva-yı Inzibatiye’yi kurarak göstermelik bir tavır aldıysa da, Lloyd George’u ikna edemedi. Zira Ingilizler, bir yandan Ankara ile de temas halindeydi.”[4]



Damat Ferid Paşa Hükümeti’nde Nafia Nazırı olarak bulunmuş olan Prof. Dr. Cemil Topuzlu da, ilk fırsatta Kuva-yı Inzibatiye’nin tahsisatını kesip teşkilatı lağvettiklerini hatıralarında yazmıştır.[5]



Şimdi soruyoruz:



Herhangi bir kaynakta Sultan Vahideddin merhumun Kuva-yı Inzibatiyye’nin tahsisatının kesilmesi ve hatta teşkilatın lağvedilmesinden dolayı hükümete veya herhangi bir nazırına bir tarizde bulunduğuna dair bir kayıd mevcud mudur? Yukarıdan beri naklettiklerimiz gerek Kuva-yı Inzibatiyye’nin ve gerekse Anzavur Hadisesi’nin tamamen Ingiliz isteğiyle ortaya çıkmış bulundukları sabit olduğu halde Sultan Vahidettin’in bu sebeple de ithamının insafla bağdaşır bir yanı yoktur!..




___________________________________________________________________________


[1] Tarik Mümtaz Göztepe, Sultan Vahideddin Mütareke Gayyasında, Istanbul 1993, sayfa 268, 269.


[2] Hüsamettin Ertürk’ün Hatıraları, Iki Devrin Perde Arkası, kaleme alan: Samih Nafiz Tansu, Sebil Yayınevi, Istanbul 1996, sayfa 391, 392.


[3] Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, Istanbul 1953, sayfa 409.


[4] Ahmet Reşid Rey, Gördüklerim Yaptıklarım, (Hazırlayan: Nur Özmel Akın), 2. Baskı, Istanbul 2014 sayfa 341, 342 ve devamı.


[5] Prof. Dr. Cemil Topuzlu, Seksen Yıllık Hatıralarım, Istanbul 1982, sayfa 203.


[6] Kadir Mısıroğlu, Bir Mazlum Padişah: Sultan Vahideddin, 3. Baskı, Sebil Yayınevi, Istanbul 2011, sayfa 266 ve devamı


_______________________________________________________________


https://belgelerlegercektarih.com katkılarıyla...
Share:

6 Haziran 2019

Düşmanı Veda Yemeği İle Kovmak?....


Resmi tarihimiz ve fotoğrafların yansıttığı gerçekler.... Burası İsmet İnönü'nün de bulunduğu İstanbul İşgal Orduları Başkomutanı Sir Charles Harrington tarafından verilen veda partisi yemeği....
Bir nevi Kemalizm'in "ingilizleri kovduk" atfının perde arkası.

Resmi tarihimiz ingilizler başta olmak üzere işgal kuvvetlerini İstanbul'dan başları önlerinde çıkarttığımızı yazar.Ama gerçekler aynı kanaatte değildir.İşin aslında kovularak değil de el sallayarak İstanbul'dan ayrılan işgal kuvvetleri yer alır.Evet,yanlış duymadını tarih kitaplarında yazılan "ingilizleri kovduk" başlıklı yazıların artık değişmesi gerektiğinin farkında olan çok az kesimin içinde yer alıyoruz.Peki bu yanlışın gerçeği nedir? Kovduk mu? Uğurladık mı?
*

Aslında itilaf devletlerinin işgal kuvvetleri resmi geçit törenleri ve centilmen(!) hareketlerle"garden party"lerle veda etmişlerdi. İşgalcilerin gidişi ile lozan anlaşmasının imzalanması olayları arasında sandığımızdan da yakın bir bağ mevcut.Yani lozan imzalanana kadar işgal devam etmişti.Hatta sonrasında da 2.5 aya yakın bir süre daha işgalciler başkentimizden gitmemişlerdi!

İşgal altındaki İstanbul'un boşaltılması sırasında İstanbul komutanı olarak görev yapan Selahaddin Adil Paşa'nın "hayat mücadelelerim" adlı hatıratında (1982) o günleri ayrıntılı olarak anlatır.

Selahaddin Paşa görevine halife abdulmecid'in biat töreniyle başladı.24 temmuz 1923'te imzalanan Lozan antlaşması'nın hükümlerine uygun olarak bir ay sonra TBMM Lozan'ı onayladı.Ancak o zaman İtilaf kuvvetleridenklerini toplamaya başladı. Burada entresan olan bir durum vardı,İngiltere parlemantosu Lozan'ı ertesi yılın ağustosunda onaylayacaktı!

*

Lozan'dan bir ay sonra işgal kuvvetleri toplanmaya başladı,işgal ettikleri binaları Türk askerine teslim ettiler.İşlemi bir buçuk ayda tamamlanacak ve son gün dostane bir tören düzenlenecekti.Bu olayın doğru bilgisi Selahaddin Paşa'nın hatıratında şöyle yer alır:
"General Harrington tarafından itilaf devletleri orduları namına 29 ağustosta Türk ordusu için Sumer Palas'ta bir çay ziyafeti verilerek İstanbuldaki askeri sivil birçok kişi çağrılmış ve kumandanlıkça (yani Türk tarafınca) 19 eylül 1923'te Beykoz Parkında bir " garden party " ile buna karşılık verilmişti."

Adil Paşa bundan sonra izmitten gelecek ordumuzun istanbula girişi için hazırlık yaptıklarını ve işgal kuvvetlerinin binaları teslim işinin Eylül sonuna kadar sürdüğünü v.s anlatır.


# Cephane ve Savaş Malzemeleri Türk Hükümetine Teslim Edildi.

2 Ekim günü itilaf devletlerinin Mondros Mütarekesi hükümleri gereğince el koydukları bütün cephane ve savaş malzemesinin Türk hükümetine teslim edildiğine dair belge imzalandıktan sonra artık resmi işlemlerin tamamlandığını yazan Paşa, aynı gün 2 ekim 1923 günü işgal kuvvetlerinin İstanbul'u nasıl terk ettiklerini şöyle anlatır:


"ingiliz,fransız,Türk,italyan birlikleriden ayrılan birer birlik belirli saatte Dolmabahçe Meydanında yerleşmiş ve yapılan geçir merasiminden sonra itilaf devletlerikumandanları tarafından büyük seyirci topluluğu önünde alkışlar arasında bayrağımız selamlanarak yabancı kumandanlar Camii rıhtımına kadar uğurlanmış ve burada rıhtıma yanaşan bir motorlafındıklı açıklarında beklemekte olan arabic vapuruna gitmişlerdi.
Bu sayede İstanbuldaki işgale tamamen son verilmişti."

Üsküdar'dan araba vapuruyla karşıya geçen Türk birliklerinin şehre girişinde Sarayburnu'ndan Taksim'e kadar yolun iki tarafına sıralanmış olan Müslüman ahali "Yaşasın" çığlıkları atıyor, ard arda tekbir getiriliyor, "Allahu ekber" sadaları Ayasofya Camii'nden yükselen yanık selalara karışıyordu.



Kaynak: Mustafa Armağan, Selahaddin Adil Paşa "Hayat Mücadelelerim"

Share:

5 Haziran 2019

Osmanlı’nın borçlarını M.Kemal mi ödedi? MKemal Döneminde Türkiye'nin Kredi Alımı.



“Osmanlı’nın bütün borçlarını ödeyen M.Kamal Atatürk’ün 1938’e kadar hiç borç almadan 48 fabrika kurduğunu biliyor muydunuz.?” diye sadece yalan ve yanlıştan ibaret olan her zamanki balonlardan biri var gündemde. Tarihi bilmeyen ama bildiğini zannedenler konuyu açıp incelemeden öğrenmeden körü körüne bunun gibi daha bir çok yalanın peşine düşüp gerçek olduğunu sanıyorlar.

Girelim hemen konuya…
#Varan 1 Bu bahsedilen bilgiler külliyen yalan.
İnkılap tarihi ile beyinleriniz iğdiş edilmiş sizin.
1930 yılında ABD ‘den 10 milyon dolar
1932 yılında sovyetlerden 8 milyon dolar
1938 Almanya’dan 150 milyon mark ve
1938 deİngiltere’den 16 milyon sterlin borç alındı.
48 fabrika değil 26 fabrika yapıldı..
(Bu fabrikalar arasında bira, likör, rakı, şarap,malt, fabrikaları da var)

    #Varan 2  Bir diğer yalan Osmanlı borçlarının tamamının M.kemal tarafından ödendiği yalanıdır..
Uzun vadeye yayılan bu borçların iki taksidi M.kemal döneminde ödendi kriz var denilerek borçlarda tekrar indirime gidildi vadesi uzatıldı ve 1984 yılında son taksidi Turgut Özal tarafından ödendi..
M.kemalin 1 Kasım 1938 konuşması 16 milyon sterlin ve 150 milyon mark borçtan duyduğu memnuniyet için kaynak isteyen varsa şurdan bakabilir..
( TBMM Zabıt Ceridesi, cild 27, Içtima 1, 1 Kasım 1938, sayfa 7.

Bir diğer husus Osmanlı Kırım savaşı dolayısıyla ilk borçlanmasını yapar Osmanlı savaşların ve demiryollarının finansmanı için borçlanmaya gitmiştir ve bu borçlanma keyfi bir borçlanma değildir ve yerindedir
Lakin OSMANLI devleti dağılınca haliyle borçlar dağıtılmıştır..
Sürekli Osmanlı’dan kalan borçları başa kalkan şahşiyetsizlere bir soralım bakalım;
Osmanlı’dan kalan nakit paralardan, asrın projesi demiryollarından askeri kışlalardan, okullardan, vakıflardan, fabrikalardan, gemilerden, tersanelerden, silahlardan hastanelerden neden hiç bahsetmezsiniz..
çünkü kanınızda pislik var..

Halbuki M.kemal öldüğünde Türkiye cumhuriyetine bıraktığı dış borç 146 milyon dolardı.
Osmanlının bize bıraktığı borç ise 57 milyon dolardı..
Ve dikkatinizi çekeyim; bu 57 milyon borç M.kemalin 146 milyonuna dahil değildir..tek başına m.kemal koca Osmanlının 2 katından fazla borç bıraktı bu millete..

  #Varan 3

Türkiye tarihinin en büyük dış borçlanmasını 1938 yılında yaptı bütçemizin % 65 oranında dışardan borç aldık 150 milyon mark+16 milyon sterlin) rakam küçük gelebilir amaaaa…
1938 bütçe gelirimiz 322 milyon tl
Evet Türkiye’nin 1938 bütçe geliri 322 milyon tl savarona yatının maliyeti 4 milyon dolar.M.kemalin kullandığı özel yapım cadillac 80 serisi,
2 adet lincoln lüks serisi , 1 adet Mercedes sindelfingen serisi olmak üzere 4 adet hususi otomobili vardı. Neyse

İngilizlerle yapılan kredi anlaşması. yine İngiltere’den silah alımı için kullanıldı…ingilizler 1.dünya savaşında kullanıp eskittiği silahların eskilerini dayadılar bize.

Kıyaslanınız için söylüyorum M.kemal döneminde kurulan fabrika sayısı bir hiçtir…

M.kemal dönemine kurulan fabrika sayısı 80.ilimiz Osmaniye’deki fabrika sayısından azdır..
Osmaniye’nin ihracatı cumhuriyetin tek parti dönemindeki yaptığı ihracattan fazladır..
Palavra atarak Osmanlı borç içinde yüzüyordu deyip, M.kemal döneminde hiç borç alınmadı derseniz ...... deriz.

O dönemde yapılan Karabük Demir Çelik fabrikası dış kredi ile kuruldu..
Bu arada Nazilli Sümerbank’ın iplik tesisi de Romanya’dan alınan borçla yapılmış. Fabrikayı Sovyetler kurmuş..
Romanya’dan alınan borç kit borcu olduğu için devlet borçları içinde yer almamış

 #Varan 4 M.kemal yabancı sermayeye karşıydı efsanesini de yıkalım bu arada, 1920 – 1930 yılları arasında Türkiye’de 201 anonim şirket kurulmuştu. Bunların 66’sında %100 yabancı sermayesi vardı…
Bir başka konu;
Osmanlı döneminde yapılan 8 bin km’lik Demir yolu hattı kuru yük taşımacılığı üzerine yapılmıştı..bu hattın yarısı dışarda kalınca demiryollarını işleten yabancı firmalar zarar etmeye başladı..
Demiryollarını yabancılar zarar ediyor diye millileştirmek zorunda kaldık.🙂
Adamlar sözleşmeden doğan haklarını kullandılar ve sözleşmeyi fesh ettiler..
Adamlar kar etseydi millileştirme filan olmayacaktı benzer durum hava gazı işletmesi de yaşadı . Kimse kimseyi boşuna kandırmasın..

Yabancılara imtiyaz;
Chester imtiyaz sözleşmesi:
Samsun-Trabzon-Mersin ve İskenderun limanlarını Süleymaniye, Kerkük ve Musul’a bağlayan 4 400 km demiryolu yapım ve işletmeciliğini, demiryolu güzergahına paralel 40 km’lik bir şerit içinde maden ve petrol aranmasını, bulunduğu takdirde 99 yıllığına bu hatta çıkan petrol ve madenlerin işletmesi ABD li firmaya veriliyor.
Musul sınırlarımız dışında kalınca ABD firması sözleşmeyi iptal ediyor…!
Musul sınırlarımız içinde kalmış olsaydı dahi biz gene o petrol işletemeyecektik yani…
hani imtiyazlara karşıydınız?
Son olarak Osmanlı Döneminde yapılan toplam 8.619 km uzunluğundaki demiryolu hattının 4.136 km.lik bölümü milli sınırlarımız içerisinde kalmıştı,yurdu dört bir yandan demir ağlarla ören kemalistler sevgiler saygılar :) ...

Share:

4 Haziran 2019

Evet ben Selanikliyim! | Şemsi Efendi Gerçeği nedir?


Kaynak19.09.1998 Hürriyet | Sabetaycı Ilgaz Zorlu.

Selanikli deyince ne gelir aklınıza? 1) Selanikli Yunanlılar. 2) Nazilerin katlettiği Selanikli yahudiler. 3) 1924'te mübadeleyle Türkiye'ye göç eden Selanikli müslümanlar. 4) Aynı mübadeleyle gelen ‘‘dönmeler.’’ İşte ‘‘Selanikli’’ denildiğinde, özellikle son kategoride olanlar kastedilir. 17. yüzyılda mesihliğini ilan edip, sonra müslümanlığı kabul etmek zorunda kalan İzmirli yahudi Sabetay Sevi'nin yandaşı birkaç ailenin soyundan gelen ‘‘Selanikliler’’, daha doğrusu ‘‘sabetaycılar’’, 350 yıl cemaatleri hakkında ser verip, sır vermediler. Ama 1990'larda içlerinden biri yazmaya, anlatmaya başladı. Ilgaz Zorlu, 29 yaşında. Annesi sabetaycı, babası dindar müslüman bir aileden. Cemaatinde çok iyi tanınıyor. Kimi ona deli diyor, kimi hain. Prof. Dr. İlber Ortaylı, ondan şöyle söz ediyor: ‘‘Bugün Sabetaycılar kendilerini henüz açıklamaz. Tek istisnanın, ama hakikaten tek istisnanın Ilgaz Zorlu olduğunu takdirle belirtmek gerekir.’’ Belge Yayınları, Ilgaz Zorlu'nun makalelerini ‘‘Evet, Ben Selanikliyim/Türkiye Sabetaycılığı’’ başlıklı bir kitap halinde yayınlandı. Onunla hayatını, sabetaycılığı ve sabetaycı cemaati konuştuk.
Sabetaycılığı ne zaman keşfettiniz?
-Annemle babam çalışıyorlardı, bana anneannem baktı. Anneannem Selanik'te doğmuş ve 24 yaşında mübadeleyle buraya gelmiş. Atatürk'ün ilkokul öğretmeni Şemsi Efendi de dedemin dedesi. Şemsi Efendi yaşadığı dönemde, büyük bir Kabbala bilgini ve sabetaycılar içindeki cemaatleri (Kapancılar, Karakaşlar, Yakubiler) birleştirmeye çalışıyor. Düşünün, üç yüzyıl boyunca müslüman gözüküyorsunuz, içerde yahudiliği uyguluyorsunuz, daha doğrusu yahudiliğin kabbalistik, mistik bir bölümünü. Cemaat tamamen içine kapalı. Ben 19 kuşak boyunca Sabetay Sevi'nin kardeşinin soyundan bir aileden geliyorum. Büyükannemin çok sağlam bir sabetaycı kültürü var, ama korkuyor. Çünkü Varlık Vergisi olayını, ondan önce Karakaş Rüştü olayını yaşamış. Cemaat asimile olma kararı almış.
KARAKAŞ RÜŞTÜ OLAYI
Karakaş Rüştü olayı nedir?
-Sabetaycıların Karakaş grubundan olan bu adam 1924'te bir anlaşmazlık sonucu cemaatin sırlarını gazetelere ifşa ediyor ve Atatürk'e mektup yazıyor. Biz asimile olamıyoruz, bizi ne olur müslüman yapın diyor. Anneannem korkarak anlatırdı. Bu olay olduğu zaman evleri basacaklar şayiası ortaya çıkmış. Birçok aile ellerindeki belgeleri yakmış.
Size de aynı gözle bakanlar var mı cemaat içinde? İkinci Karakaşzade Rüştü olduğunuzu söyleyenler?
-Evet, evet tabii. Benim için önce bu adam kendini Sabetay Sevi sanıyor dediler. Deli olmakla, Karakaşzade Rüştü olmakla, Mesih olmakla suçlandım. ‘‘Allah kahretsin, başımıza dert açacaksın’’ dediler.
Büyükannenizden neler öğrendiniz?
-Ben büyükannemi tanıdığım zaman yaşlanmıştı. Sürekli Sabetay Sevi, Sabetay Sevi diye anlatıyordu. Öğrendiklerimi anneme söylediğim zaman bir temiz sopa yedim. Annem attı beni evden. Hakikaten attı, sekiz yıldır da görmüyor. Annemin çevresinde insanların çok orijinal bir tarih teorisi vardı: Orta Asya'dan İspanya'ya gittik, İspanya'dan Selanik'e geldik! Biz yahudi değiliz! Halbuki bir akarsu düşünün, iki ayrı mecraya gidiyor, ama kaynak aynı. Yani yahudilikle sabetaycılık aynı. Çocukluğumda büyükannemin arkadaş grubuyla beraberim. Büyükannemin grubunda dini ritüeller uygulanıyor. Hanımlar bir araya gelirdi. Fatma Hala dediğimiz bir akrabamız vardı. Birden bir kitap çıkarır ‘‘Sabetay Sevi’’ diye bir dua okumaya başlardı. ‘‘Aman Fatoş kimsecikler duymasın’’ denir, perdeler kapanır, ben yatağa götürülürdüm. Bu insanlar hala Sabetay Sevi'ye inanıyorlardı, ama gizliyorlardı. Büyükannem öldükten sonra onun arkadaşlarıyla birebir konuşmalar yaptım, kasetlere aldım. Bu iş çok hoşuma gitti. Gizli olması ilginçliğini daha da arttırıyor. Unutmuyorum, büyükannem arkadaşlarıyla sokakta yürürken bir hanıma selam verdi, sonra, ‘‘aman selam verdiğimi görmesinler’’ dedi. ‘‘Neden’’ diye sordum. ‘‘O komşulardan’’ dedi. Komşular, sabetaycılar içinde bir grubun diğer grup için söylediği bir söz. Bütün bunları kafama taktım.


SABETAYCILAR YAHUDİDİR
Cemaatin yaşlılarıyla konuştunuz...
-Sözlü tarihi başlattım cemaat içinde. Büyükannemin kuşağındaki 65-70 kişiyle tek tek konuştum. Karşıma ilk şu çıktı: Biz Selanikli değiliz! Ben o yüzden kitabım adını ‘‘Evet, Ben Selanikliyim’’ koydum. Selanikli olmak utanç verici bir şey gibi kabul ediliyordu. İnsanlar, sizin fikirlerinizi eleştirmekle uğraşmıyor, geçmişinizle uğraşıyor. Pis yahudi, pis dönme diyor. Ben buna karşı çıktım. Dedim ki evet ben dönmeyim, Selanikliyim. 1991'de İsrail'e gittim.
Araştırmanızı sürdürmek için mi yoksa sabetaycılığın kökeninin yahudilikte olduğunu görüp yahudi olmam gerekir düşüncesiyle mi gittiniz?
-Evet, bunu düşündüm ve hiçbir zaman gizlemedim. Sabetaycılık yahudiliğin bir parçasıdır.
Eski kuşaktan olan sabetaycılar da kendilerini yahudiliğin bir parçası olarak mı niteliyorlardı?
-Sabetaycılar kendilerinin gerçek yahudiler olduğuna inanıyorlar. İsrail'de inanılmaz bir şey buldum. İkinci Cumhurbaşkanı İzak Ben Zwi, bir sabetaycı. Ailesi Polonyalı ama Osmanlı döneminde Türkiye'de eğitim görmüş. Sonra da Filistin'e gitmiş. Sabetay soyundan geldiğini belgelemek için Ben Zwi (Sabetay'ın soyadı) soyadını almış. Mirasını Ben Zwi Enstitüsü'ne bağışlıyor. Sabetaycıların kaynaklarının İsrail'e getirilmesi için talimat veriyor. Ama Sabetaycılık İsrail'de yoktur. Oradaki görüş şudur: Bunlar 350 yıl önce yahudilikten ayrılmış, müslüman olmuşlardır. Ama burada hep bir açık kapı bırakmak zorundalar. Çünkü yahudilikten insanlar atılamaz. Kökene bağlıdır. 350 sene boyunca bu adamlar yahudilik inancını sürdürdü. Bugün herkes bunu devam ettiriyor demiyorum tabii.
Sizin İslamcı kesimle de diyaloglarınız oldu. Kitabınızda Mehmet Şevket Eygi'ye de teşekkür ediyorsunuz.
-Evet, Mehmet Şevket Eygi'yle tanıştım. Akit Gazetesi'nde de kitapla ilgili yazılar çıktı, kötü yazılar değildi bunlar. Mehmet Şevket Eygi'den çok yardım da gördüm. O da Türkiye'deki bütün etnik grupların tarihinin araştırılması konusunda hemfikir benimle. Neticede bu bir kültür.
Niçin yahudi olmak istediniz?
-Bu sembolik bir olaydı. Örneğin sabetaycı bir genç kız bir yahudi erkekle evlendiği zaman çocukları yahudi kabul edilmiyor. Ben bunun düzeltilmesini istiyorum. Başvurdum. Resmi başvurularımı yok sayıyorlar. Türkiye-İsrail ilişkilerine bakıyorlar.
Cemaatin içinde gerçekten müslüman olup da giden var mı?
-Ben bunu hiç görmedim. Ateist olanlar veya yeni bir akım olarak budizm gibi dinlere ilgi gösterenler var.
Sabetaycılar, kendilerinin genel yahudilik şemsiyesinin bir parçası olduğu yolundaki düşüncenizi paylaşıyor mu?
-Bir sabetaycı ailede kız bir yahudiyle evleniyor. Sabetaycı kızın annesi diyor ki ‘‘kızım aslına döndü.’’
Efsanevi İzmirli
Sabetay Sevi (1622-1676) İzmirli bir yahudiydi. Kabbala mistisizmine büyük ilgi duydu. Mesih olduğunu bildirdi. 1660'larda bu açıklama üzerine Avrupa'nın her yerinden yahudiler heyecanla gözlerini İzmir'e diktiler. Yahudi dünyasının bu müjdeyle altüst oluşunu, Claude Gutman ‘‘İzmir'in Çılgın Dedikoduları’’ (Çev: Meral Gaspıralı, Cep Yay., 1994) adlı romanında anlatıyor. Ancak Osmanlı yönetimi işe el koydu; Sabetay Sevi'yi müslüman olmaya zorladı. Sevi müslümanlığı kabul etti, yahudiler ondan yüz çevirdiler, ancak bazı aileler ona inanmayı sürdürdü ve onunla birlikte sürgüne gitti. O günden sonra ‘‘dönme’’ denilen bu cemaat Selanik'te yüzyıllarca yaşadı. Kapancılar, Yakubiler, Karakaşlar adıyla üç ayrı gruba bölündü. İç evlenmelerle bütünlüğünü korudu. 19. yüzyılda batılılaşmanın etkisinde kaldı, modern okullar (Fevziye, Terakki) açtı, üyeleri arasında çokca mason ve Jöntürk vardı. 1924'te mübadeleyle Türkiye'ye geldi. II. Dünya Savaşı sırasındaki ‘‘Varlık Vergisi’’ uygulamasında, gayrimüslimler gibi çok yüksek vergi ödemek zorunda kaldı. Ilgaz Zorlu, sabetaycıların müslüman gibi gözükmekle birlikte, yüzyıllar boyu evlerde gizlice yahudi geleneklerini ve Sabetay'dan kalma özel ayinlerini sürdürdüklerini belirtiyor.



Share:

Popüler

Atsız ve Kemalizm

Anısına ∞